Benim bi filme 10 vermem cok zordur da, o yuzden dikkatimi cekti biraz da :) en basarili buldugun, filmlerini mutlaka izlememi gerektigini dusundugun yonetmenler kim peki?
10’da 10 olan efsaneler vardır onlara 9 vermek bile ayıptır bence :) örneğin Forrest Gump, Akıl Oyunları vs…Yönetmen olarak Ridley Scott’ın boş filmini görmedim. Aynı şekilde Clint Eastwood ne çeksin yada ne oynarsa oynasın mutlaka izlenmeli :) Nolan’ın filmleride yeni dönemde başarılı boş filmi yok. Aynı şekilde Jerry Bruckheimer imzası taşıyan yapımları da kaçırma derim.
Baktım da filmlere puanları baya bol keseden vermişsin^^ Hangi kriterlere göre değerlendiriyorsun, sadece merak ettim, kim neye göre nasıl puan veriyor keşfetmeye çalışıyorum
Aslında fazla puan durumu yok. 10 üzerinden verdiğim için sana öyle görünüyordur. 5 üzerinden aynı puanı versem çoğu film 4 çoğu film 3 puan alır. 3 ten aşağı alan olmaz bende çünkü sinemayla bağdaştığım için bir filmin afişinden ve fragmanından 3 ten aşağı yada yukarı bir yapım olduğunu anlayabilirim. Bu nedenle hiç 3 ten aşağı film izlemedim :) yani 10 luk sistemde buna biz 7 diyelim :)
Eleştiri: Yıllardır tartışılıyor, hatta üzerinde bazı yorumcular farklı yorumlarda bulunuyor. Acaba Cem Yılmaz sadece komik mi, yoksa biz adam ne dese gülüyor muyuz ? Bu sorunun cevabını sanırım bu gösterisinde fazlasıyla alıyoruz. Fundamentals diğer gösterilerinden biraz olsun durgun fakat espriler yine aynı kalitede ve Cem Yılmaz’ın yaşlanmış olduğu gerçeği gözler önünde.
2007 gösterisinden sonra yayınladığı Soru-Cevap DvD si çok beğenilmiş olsa gerek ki, 2012 gösterisini kayda alıp sinemada bizlerle buluşturma fikrini düşünmüşler. Aslında iyi ki de düşünülmüş diyebiliyorum. 100 tl den başlayan gösteri biletlerini alamayıp bu espri yüklü anları kaçıranlar, İstanbul dışında olupkeşke orda olsaydım diyenler vs bunların hepsine alternatif çözüm olmuş gibi. Düşünsenize o espri bombardımanını 10 kişilik arkadaşınızla yan yana izleyebiliyorsunuz. Aman yarabbim gösterideki fiyatlarla biletli olsa ne yapardık. Tüm sülale iflastı. Oysa sinema bileti ne kolay alınıyor dimi J (böyle dediğime bakmayın, hala 7-8 tl den kaçıp, pahalı diyerek sinemaya gitmeyen bir kesimle yaşıyoruz)
Fundamentals, Cem Yılmaz’ın olgunluk döneminin izlerini taşıyor gibi. Aslında diğer gösterilerinin de aksine + 18 terimler nadir derecede kullanılıyor. Normalde gösterisinin başında kullandığı “bu sefer diz üstü gösteri yapıcam. Korkmayın yine aynı yeri kapsıyor (bel altını)” kastederek bu değişikliğe karşı bizi uyarıyor. Espriler gerçekten çok başarılı. Sizi sıkmayacak, gülmekten yüzünüzdeki kasları ağrıtacak, gösteri bittiğinde dahi 1-2 saat gösteride ki esprileri konuşmanızı sağlayan bir yapımla karşı karşıyasınız. Ha şunu da atlamak istemem, Cem Yılmaz 2015 e kadar gösteri yapmayacağını duyurdu. Bence 2015 te de gösteri yapacağına yine beyaz perdede Türkiye’ye sunsun.
Hadi izlemeye gidecek tüm arkadaşlara şimdiden bol eğlenceli seyirler diliyorum.
Filmin Konusu: Patch Adams, hayatın herkese biraz takdim ettiği dertlerden pek de nasibini almamış olan bir adamdır. İyimserliği öyle bir noktadadır ki, bu, etrafındakileri rahatsız etmektedir. Günün birinde tıp fakültesindeki hocalarından biri sinirli bir tavırla palyaço olmasını önerir. Patch Adams buna sıcak bakar. Ancak öğrenim gördüğü okulu bitirerek bir doktor olmayı da istemektedir. Patch, birçok unvana aynı anda sahip olacağı ilginç bir yolculuğa çıkmak üzeredir.
Eleştiri: Patch rolünde yılların eskitemediği halen günümüz komedi sinemasının kültlerini oluşturan pek çok filmin başrolü Robin Williams’ı izliyoruz. Williams bana göre kendi tarzını çok iyi yansıta bilen biri. Hal böyle olunca filme kendinizi kaptırmanız kaçınılmaz oluyor. İlaç, tedavi vb tıbbi uygulamalar yerine güldürme, eğlenme gibi uygulamarın hastalar üzerinde iyileştirici yanı olduğunu keşfeden Patch, tüm bunları tıp okuyarak milyonlar üzerinde denemeye kalkar. Yalnız herkes onunla aynı fikirde malesef olmaz. Uçuk kaçık fikirlerini başlarda tek başına sürdüren Patch, daha sonra arkadaşları vasıtasıyla daha büyük etkiler yaratmayı başarır.
Film konu olarak zaten yaşanmış bir öyküden uyarlama. Bu yüzden senaryodan bahsetmeye bile gerek yok. Oyunculuk desek, Robin Williams kendi adına çok iyi oynamış. Yan rolde izlediğimiz Bob Gunton ise başarılı oyunculuğunu konuşturmuş…
İzlemeyen arkadaşlara tavsiye ederim. Hatta tıp fakültelerinde öğrenci arkadaşlara izletilmesi gereken bir yapım diye de not düşüyorum. Belki dünya bu filmler ile daha güzel yerlere gelebilir…
The Hobbit: An Unexpected Journey / Hobbit: Beklenmedik Yolculuk - 2012 - Puanım: 10/10
Filmin Konusu: Bilbo huzurlu Hobbit toprakları olan The Shire’da yaşarken bir gün büyücü Gandalf aniden ortaya çıkar ve baş kahramanımız Bilbo kendisini efsanevi savaşçı Thorin tarafından yönetilen 13 cücelik maceracı bir grupta buluverir. Ejder Smaug’dan Erebor’un kayıp Cüce Krallığı’nı geri almak için çıktıkları bu yolculukta Goblinler, Orklar, öldürücü Warglar, Dev Örümcekler, Şekil Değiştirenler ve Büyücülerle dolu yollardan geçeceklerdir…
Eleştiri: Filmi 3 kısımda incelemek istiyorum. Aslında bu inceleme değil de kısa bir bilgilendirmeyle başlayacak.
İlk bilgilendirmem “HOBBİT kitabı nasıl oluşmuştur ?” üzerine. Hobbit kitabı aslında J.R.R. Tolkien’in çocuklarına masal kitabı olsun diye karalamaya başlayıp ortaya çıkardığı bir eser. Hobbit’in masal kitabından farklı bir boyut yaratması, edebiyat dünyası tarafından sevilip olumlu sonuçlar görmesinden sonra ise şuan günümüz edebiyatının başında yer alan, sinema evreninin de favorisi olarak anılan yüzüklerin efendisi serisini kaleme almıştır.
İkinci kısmımız ise “HOBBİT neyi anlatıyor ?” üzerine…11 yıl önce çoğumuzun (genç kuşağın) sinemada tanıştığı Yüzüklerin Efendisi evrenini artık anlatmaya gerek yoktur. Hobbit, yüzüklerin efendisi serisinden hatırlayacağımız Frodo’nun amcası Bilbo Bagins’in güç yüzüğünü buluşunu konu alıyor. Kısaca özetlersek Hobbit Orta Dünya’ya karanlık hakim olmadan önceki son anları ve Bilbo’nun yüzüğü Gollumdan alışını bizlere gösteriyor. ( Sizlere bunu daha basit ve spoiler vermeden anlatamazdım sanırım )
Gelelim filmimize. Son orta dünya filmi “Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü” nden sonra yaklaşık 9 yıl geçti. Bu 9 yıllık süreçte Tolkien hayranları tabi ki Hobbit’i beyazperde de göreceğimiz günün gelmesini dilemeye başladılar. Yönetmen koltuğunda Peter Jackson’ın ve Guillermo Del Toro’nun anılması hafiften sevinç yaratmıştı. Açıkcası Del Toro seçilseydi ben üzülürdüm. Çünkü bu seri sadece Peter Jackson’a yakışıyor… Her neyse 9 yıllık aranın ardından Peter Jackson Orta Dünya’yı bıraktığı yerden devralıp beyaz perde önünde bizlere geri getirdi. Hobbit filmi, Yüzüklerin Efendisi: Yüzük Kardeşliği’nden 60 yıl öncesini konu aldığı için eski oyuncuların büyük bölümü bu filmde yer alamayacak die üzülüyorduk. Oysa Peter Jackson öyle bomba bir durum yaptı ki, 2 filmle bitecek Hobbit’i 3 filme bölerek bizlere eski oyuncularıda geri getirdi. Bunlardan bazıları eski Bilbo Bagins (Ian Holm), Frodo (Elijah Wood), Elrond (Hugo Weaving), Galadriel (Cate Blanchett)…
Filmde olmazsa olmaz karakterimiz Gandalf her zamanki yerini koruyor. Bilbo Bagins’in gençlik halini Sherlock Holmes dizisinden tanıdığımız Martin Freeman canlandırıyor. Kendisinden pek umudum yoktu, lakin beni şaşırtmayı başardı. Bilbo rolünü eminim ki ondan daha iyi oynayabilecek başka kimse olamazdı. Yer yer mimikleriyle, yer yer hareketleriyle seyirciyi yakalamayı çok iyi beceriyor. Filmin diğer karakterleri ise 13 cücemiz. Bunlar Fili, Kili, Oin, Gloin, Nori, Dori, Ori, Balin, Dwalin, Bifur, Bofur, Bombur ve Thorin Meşe Kalkan. (Bu arada kitabı okuyanlar bilir cücelerimiz arasında yer alan Gloin, yüzüklerin efendisi serisinde yer alan Gimli’nin babasıdır.)
Konu olarak gayet başarılı, kitaba sadık gidilmiş. Ekstra 2-3 eklenti de yok değil. Bunlar gözden kaçmıyor. Konusuna gelirsek, kadim cüce kendi Erebor “Smaug” adında bir ejderhanın saldırısına uğrayarak ele geçilir. Erebor kralının varisi Thorin Meşekalkan, mirası olan krallığı ve krallıkta yer alan altınları ejderhadan geri almak için 12 cüce dostuyla krallığa doğru yola çıkar. bu 13 cüceye gözcülük eden Gandalf, son bir isim olarak hobbit köyünden Bilbo’yu seçer. Ve bu macera boyunca Bilbo’nun başından geçenleri filmde izliyor oluruz…
Aslında film için söylenecek tonlarca şey var ama ne kadar anlatsak az olur. Özellikle Dağ Trolleri sahnesini baya sevdim. Bunun yanında Souron’un dönüşünün anlatıldığı sahneler ve Ayrık vadi sahneleri özlemimizi giderdi desek yeridir. ve filmden anladığım kadarıyla serinin ilk iki filmi Hobbit kitabını konu alacak, 3. film ise yüzüklerin efendisi yüzük kardeşliğini başında gördüğümüz “son ittifak” savaşını anlatacak….Bakalım umarım bu şekilde olur. İzlemeyenler bi an önce gitsin sinemada izlesin. 3D olarak izlemenizin bi faydası pek yok bilginiz olsun. Ayrıca Türkçe Dublaj başarılı olmuş fakat Gandalf’ı seslendiren İstemi Betil’i kaybetmemizden dolayı yerini Harry Potter serisinde Dumbledore’u seslendiren Kaya Akarsu getirilmiş. Pek büyük fark yok, filmin başında yadırgasanızda gittikçe alışıyorsunuz…
The Silence of the Lambs / Kuzuların Sessizliği - 1991 - Puanım: 9/10
Filmin Konusu: Akademiden mezun olmuş genç FBI ajanı Clarice Starling, FBI ajanı kurbanlarının derilerini yüzen sapık bir katilin elinden bir kadını kurtarmaya çalışır. Clarice, katila ulaşmak için başka bir psikopat olan ünlü doktor Hannibal Lecter ile yakınlaşır. Lecter’dan bilgi alması için önce onun güvenini kazanması gerekmektedir.
Eleştiri: Uzuuun bir süre ertelemeden sonra Kuzuların Sessizliği ile yüzleşme vaktim gelmişti. İzlemeden önce tek merakım Hannibal Lecter’dı. İzlemeye başladıktan sonra ise tek favorim Hannibal oldu…
Film 91 yapımı olduğundan haliye görüntü ve efekt bakımından geri planda kalmış bir film. Fakat Hannibal Lecter film sonunda favori karakteriniz olmayı başarıyor. Günümüz dizisi Dexter’ın bir değişik hali de diyebiliriz kendisine.
Buffalo Bill adlı seri katilin peşine düşen CIA, katili yakalamak için yamyam lakaplı Hannibal Lecter’dan yardım almak zorundadır. Cezaevinde bulunan Hannibal ise her ajanla görüşmüyor. CIA yin yeni stajeri Clarice Starling ise bu göreve yeni atanan ajanlardan. Hannibal ile sağlamayı başardığı kontak sayesinde Buffalo Bill’in peşinden gitmeyi başarıyor. Bu başarının ardındansa kendine nasıl bi manyaklık yaptığını filmin sonunda anlıyoruz.
Hannibal Lecter gerçekten fenomen olunacak bir karakter. Lecter rolünde ki Anthony Hopkins rolünü öyle bir oynamış ki, Dark Knight’ta ki Joker’den sonra en iyi psiko karakter olmayı başarıyor. Gel gelelim filmin diğer başarılı karakteri Ajan Starling rolünde yer alan Jodie Foster. 2. filmde yerini başka biri alsa da bu filmde Jodie’yi başarılı performansıyla izliyoruz.
Filmin Konusu: Ajan Jason Bourne’un 3 film boyunca ortalığı karıştırmasından sonra CIA içerisinde huzursuzluk başlamıştır. Birimlerinden bazılarını kapatıp, ajanlarını devre dışı bırakan sektör, yeni ajan Aoron’dan kaçamamaktadır. Aoron’un peşinden koşan birim aslında kendi felaketine yol almaktadır…
Eleştiri: İlk 3 filmde ki herşeyi bir kenara koyun ve bu filmi öyle açın. Jason Bourne rolünde hafızalara kazınan Matt Damon malesef bu yeni yapımda yer almıyor. Onun yerine Ajan Aoron rolüyle yeni gözdemiz Jeremy Renner yer alıyor. Yeni gözdemiz diyorum çünkü yıllardır pasif 2. sınıf rollerde izlemeye alıştığımız Renner, Görevimiz Tehlike 4 ve Avengers gibi yapımlarda yer aldığını duyurduktan sonra hızlı bir yükselişe geçti. Adı artık tüm aksiyon yapımlarıyla anılır vaziyette. Yalnız 40 ından sonra gelen bu şöhret ne kadar sürecek bilemiyorum. Umarım uzun yıllar başrollerde izleriz kendisini…
Her neyse filme dönelim biz. Daha önce de dediğim gibi ilk 3 filmi atın bi kenara. Çünkü orda Jason Bourne odaklanmıştık. Burda ise Bourne’un ortalığı karıştırmasından sonra diğer ajanlara kalan bi kötü vaziyet söz konusu. Bu kötü durumdan kurtulmayı başaran Ajan Aaron, yanına CIA doktoro Dr. Marta’yı da alarak olay örgüsünden kaçmaya çalışıyor.
Dr. Marta rolünde Mumyada ki performansıyla hafızalarda yer eden Rachel Weisz yer alıyor. Bunun yanında teşkilat sorumlusu rolünde Edward Norton’u da izliyoruz. Söylemeden geçmek istemiyorum Edward amcamız baya bi yaşlanmış. Bu filmde de fazlasıyla dikkat çekiyor.
Filmi kim izlemeli derseniz, Bourne serisine aşina olanlar ve sıkı bir aksiyon isteyenler izlesin.
Filmin Konusu: Kaçakçılıkla nam salmış kötü şöhretli Bondurant kardeşlerin gerçek hikayesinin anlatıldığı film, Büyük Depresyon döneminde Virginia eyaletinde yasa dışı yollarla zengin olan bir gangster çetesini odağına alıyor. Bondurant ailesine mensup 3 kardeşin birbirine olan sadakati, kaçakçılıkla kazandıkları servetten kendilerine pay isteyen devlet görevlileri karşısında da sınanıyor.
Eleştiri: Nerden başlasam bilemiyorum. Oyunculardan başlayayım en iyisi. İlk önce filmin ağır abisi Tom Hardy’i ele alalım. Ağır abi dediysek hakikaten ağır olmuş. Filmi izleyenler görmüştür, Dark Knight Rises’ta ki Bane rolü için bir anda kas yapan Tom abimiz, bu filmde de kaslarını göstermekten geri durmuyor. Öyle yapılı öyle şişik bir hal almış ki ekrana sığmayacak nerdeyse. Yine de sesi ve karizmasıyla filmdeki favori tiplemelerden biri olmayı başarıyor. Oyunculuğunu konuşturuyor adam yahu !
Gelelim filmin 2. önemli adamına. Shia LaBeouf…Transformers’la popülerliğini yakalayan Shia, yine transformers serisi sonrası kendini farklı projelere atmak istemiş sanırım. Ve böyle ağır bir filmde kendine yer bulmuş. Bulmuş ta filme de cuk diye uymuş. 3 gangster kardeşin en ufağını canlandıran Shia, gerçektende başarılı bir oyunculuk sergilemiş. Diyecek laf yok.
Filme gelecek olursak, ABD de ki içki yasağının ardından sessiz sakin kendi kasabasında içki üretip kaçak yollarla satan 3 kardeşin hikayesini konu alıyor. Hikayesi diyorum çünkü gerçek bir hikayeden uyarlama. Bondurat kardeşlerin bu kaçakçılık serüveni bölgeye atanan savcı ve onun tipsiz yardımcısı ile huzursuz bir hal alıyor. Durum böyle olunca da filmde hareketlilik başlıyor.
Biraz ağır bir film. İnişleri çıkışları çok. Ama gerçek bir seyirciyseniz, sıkılmadan izleyeceğinize garanti verebilirim.
The Twilight Saga: Breaking Dawn Part 2 / Alacakaranlık: Şafak Vakti Kısım 2 - 2012 - Puanım: 8/10
Filmin Konusu: Bella and Edward’ın kızı olan Renesmee’nin doğumundan sonra Cullen’ler diğer vampir klanlarını da bir araya getirmek için harekete geçerler. Zira Renesmee’yi Volturi’ye karşı en küçük bir iddia ve yalan ithamlardan korumaları gerekir. Ama bu sandıkları kadar kolay olmayacaktır…
Eleştiri: Kızını doğururken ölümle cebelleşen Bella’yı ancak Vampir yaparak kurtarabilen Cullen ailesi aslında başlarına büyük bir bela almışlardır. Edward ve Bella’nın kızı Renesmee, Volturi’nin gözünde tehlikeli bir varlık konumunu almıştır. Yapılacak tek şey Renesme’yi öldürmek için yola çıkan Volturi’ye karşı birlik olmaktır.
Film geneli yer yer espri yer yerse hareketli sahnelerle güzel ve hoştu. Serinin final filmi olduğundan bir bomba bekliyorduk, bu da finale doğru ortaya çıktı. Filmde öyle bir savaş sahnesi yer alıyor ki of aman diyebilirim. Harry Potter serisi finalinde bile böyle heyecanlı bir final izlemedik desek yeridir.
Seriye belki nokta kondu ama iyi bir filmle bu gerçekleşti tüm samimiyetimle söyleyebilirim. İzlemeyen arkadaşlara tavsiyedir.
Filmin Konusu: Bulgar Ali küçük yaşta yetim kaldıktan sonra Pehlivan dedesi Süleyman ile Bulgaristan’dan Türkiye’ye gelen bir Balkan göçmenidir. Ali’yi dedesi mert ve eşitliğe inanan bir insan olarak büyütür. Delikanlılık yıllarında aşık olduğu Münire’yi ailesi ona vermeyince kaçıran Ali’nin hayatı bundan sonra sevdiği kadınla birlikte tren istasyonlarını arasında kasaba kasaba gezip, nerede tutunabilirse orada yaşayarak geçer. Bu arada Mustafa adında bir de oğulları olur. Fakat geçimini daktilo bilgisi, katiplik, muhasebe kaydı tutma gibi işlerle kazanan Sosyalist lakaplı Ali haksızlığa katlanamayan kişiliği nedeniyle, en basit eşitlik istediği kasabadan dahi bencil ve çıkarcı insanların kumpası nedeniyle kovulur. Bu arada Mustafa da büyümekte ve kendi hikayesini oluşturmanın peşindedir…
Eleştiri: Tam bir aile filmi, kısa ve öz söylemek gerekir. Kenan İmirzalıoğlu’nun performansı ve karizmasının maşallahı var. Harbi filme ondan başkası yakışmazmış. Tuğçe Kazaz’ı ekranda görmek ilginç gelsede , o da rolünün hakkını vermiş.
Film 80 ler döneminde dürüst bir ailenin çektiği çile ve yolculukları konu alıyor. Yolculuklar aslında keyfi değil zorunlu. İzleyin derim fazla anlatılacak bir yanı yok. Ailenizle oturun gülerek ve hüzünlenerek doyasıya izleyin :)